İnsan çoğu şeyi geç fark ediyor. Hatta fark ettiğinde içinde bir sürü şey birikmiş oluyor çünkü hayatımızda kalmaları için gerçekten çok fazla şans veriyoruz. Belki iyi niyetimizden, belki değer verdiğimiz için, belki de “düzelir” diye düşündüğümüz için.
Ama işin kötü tarafı şu:
“Bazı insanlara hayatımızda kalmaları için o kadar şans veriyoruz ki aslında fark etmiyoruz kendi hayatımızdan, karakterimizden, özgüvenimizden, huzurumuzdan, sağlığımızdan ödün veriyoruz. Dünyada tek insan kendisi yerine kimse gelmeyecek, yerini kimse dolduramayacak zannediyorlar. Sanki o olmazsa siz bir hiçsiniz gibi davranıyorlar. Onlara vazgeçilir olduğunu göstermediğimiz sürece hep veren ve fedakarlık yapan biz oluyoruz.”
Şimdi bir durup düşünün.
Gerçekten insanlar kendilerini öyle bir noktaya koyuyor ki… Hayatın merkezi onlar gibi davranıyorlar, herkes onların etrafında dönmek zorundaymış gibi bir tavırları var. Tavırları, konuşmaları, hatta bazen sessizlikleri bile bunu anlatıyor.
Bu durum onların gözünde bir fedakârlık değil, alışkanlık haline geliyor çünkü karşılarında sürekli anlayan, sürekli alttan alan sabreden biri var.
Ve bir süre sonra şu psikolojiye giriyorlar:
“Nasıl olsa gitmez.”
İşte o noktada denge tamamen bozuluyor.
Bir taraf sürekli veriyor, diğer taraf sürekli alıyor.
Ama en ironik tarafı da şu…
Kendini vazgeçilmez sanan insanların çoğu aslında hayatınızda kalmayı en az hak eden insanlar oluyor.
Kimse vazgeçilmez değil… Gerçekten değil.
Ama bunu sözle anlatamazsınız, böyle insanlar sözden anlamaz. Onların anlayacağı tek şey vardır:
Sizin yokluğunuz.
Ve siz o kapıyı kapatmadığınız sürece, onlar o kapının hep açık kalacağını zannediyor.
O yüzden yapılması gereken şey tartışmak değil.
Kavga etmek değil.
Uzun uzun anlatmak hiç değil.
Yapılması gereken tek şey şu:
Kendini vazgeçilmez sanan birine,
vazgeçilebildiğini göstermek. Sessizce…




