İçeriğe geçmek için "Enter"a basın
© Görseller bilgilendirme ve eleştiri amacıyla kullanılmıştır. Tüm hakları sahibine aittir.

Sevgili Öğretmenim… Fatma Nur Çelik..

2 Mart 2026’da İstanbul Çekmeköy’de bulunan Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde bir öğretmen, öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Hayatını kaybeden kişi 44 yaşındaki biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik. Saldırıyı gerçekleştiren ise 17 yaşındaki öğrenci F.S.B..

Olay bu kadar net.

Bir öğrenci, öğretmenini öldürdü. Üstelik bir okulun içinde, bir sınıfta. Eğitim verilen, güvenli olması gereken bir ortamda.

Olayın ardından yine alışıldık cümleler duyduk. “Psikolojisi bozukmuş.” “Sevgilisinden ayrılmış.” “Sesler duyuyormuş.” “Planlı değilmiş.” Her trajediden sonra devreye giren o tanıdık savunma dili tekrar sahneye çıktı. Sanki bir insanın hayatı, birkaç mazeret cümlesiyle hafifletilebilirmiş gibi.

Fail ifadesinde yanında her zaman bıçak taşıdığını söylüyor. Bu cümle başlı başına bir alarmdır. Bir öğrencinin çantasında kitap yerine bıçak taşıması normal değildir. Okula silah niteliğinde bir aletle girebilmek, ciddi bir güvenlik zaafıdır. Bu noktada mesele yalnızca bir öfke patlaması değil görmezden gelinen, biriken ve sonunda kanla sonuçlanan bir sürecin ürünüdür.

Burada iki gerçeği aynı anda kabul etmek zorundayız. Evet, fail 17 yaşında. Evet, genç yaşta bir bireyin bu noktaya gelmesi ayrıca sorgulanmalıdır. Ancak bu durum, işlenen suçu romantize etmeyi ya da hafifletmeyi gerektirmez. Ortada bir cinayet var ve bir öğretmen artık hayatta değil.

Asıl sorulması gereken soru şu: Bir genç, okul ortamında öğretmenini öldürebilecek noktaya nasıl gelir? Aile nerede? Rehberlik sistemi nerede? Okul güvenliği nerede? Gençlerin ruh sağlığına dair mekanizmalar ne kadar işliyor? Yoksa biz her olayı yalnızca yaşandıktan sonra mı konuşuyoruz?

Eğitim kurumları bilgi aktarılan yerler olduğu kadar güvenli alanlar olmak zorundadır. Öğretmenler derse korkarak girmemeli. Öğrenciler sınıfta can güvenliği endişesi yaşamamalı. Eğer bir ülkede öğretmenler hedef haline geliyorsa, bu yalnızca bireysel bir trajedi değil, yapısal bir sorundur.

Bu yazı bir linç çağrısı değil. Ama bir suskunluk çağrısı da değil. Çünkü bir öğretmenin adı artık bir mezar taşında yazıyor.

Eğer bu olaydan sonra yine üç gün konuşup dördüncü gün unutacaksak, bir sonraki saldırının zeminini hep birlikte hazırlıyoruz demektir çünkü bu sadece bir öğrencinin öfke patlaması değildir. Bu denetimsizliğin, güvenlik zafiyetinin, işlemeyen rehberlik sisteminin ve gençlerin ruh sağlığını yıllardır görmezden gelen anlayışın sonucudur.

Okullarda gerçek bir güvenlik politikası var mı? Rehberlik servisleri kağıt üzerinde mi çalışıyor, yoksa gerçekten riskli öğrencileri takip ediyor mu? Şiddet eğilimi gösteren gençler için somut bir erken müdahale mekanizması var mı? Yoksa her olaydan sonra yalnızca taziye mesajı yayımlayıp dosyayı kapatıyor muyuz?

Bir öğretmen sınıfında öldürülüyorsa bu artık “bireysel bir vaka” değildir. Bu, sistemin çöktüğünün ilanıdır. Eğitim kurumlarını koruyamayan bir yapı, öğretmeni de öğrenciyi de koruyamaz. Gençleri yalnız bırakan, psikolojik desteği formaliteye çeviren, güvenliği göstermelik tutan her kurum bu tablonun sorumluluğunu taşır.

Artık şu gerçeği kabul etmek zorundayız, bu ülkede şiddet sürpriz değil sonuçtur ve sonuçlar kendiliğinden doğmaz.

Fatma Nur Çelik’in adı bir istatistik olmayacak. Eğer gerçekten bir değişim isteniyorsa, sorumlular yalnızca adliyede değil ihmali olan her idari ve yapısal noktada hesap vermelidir.

Aksi halde bugün bir öğretmeni, yarın başka birini konuşuruz ve her seferinde aynı cümleyi kurarız: “Nasıl oldu?”

Asıl soru şu: Daha kaç kez olacak?