İçeriğe geçmek için "Enter"a basın
© Görseller bilgilendirme ve eleştiri amacıyla kullanılmıştır. Tüm hakları sahibine aittir.

Simon Baker: The Mentalist

Bir filmini izlersin, beğenirsin ve geçersin. Bazılarıysa bir noktadan sonra oyuncu olmaktan çıkar; ekranda görmek istediğin tanıdık bir yüz, sesini duymaktan hoşlandığın bir karakter dünyası haline gelir.

Simon Baker benim için tam olarak o tarafta.

Öyle böyle de değil. The Mentalist dizisini yedi sezon boyunca yedi kez izledim. Evet, yanlış okumadınız. Yedi sezonluk diziyi yedi kere bitirdim. Üstelik her seferinde “Bu kez sonuna kadar gitmeyeceğim” diye başlayıp yine Patrick Jane’in o rahat tavırlarına, zekâsına ve insanları birkaç cümlede çözmesine kapılıp kaldım.

Çünkü Patrick Jane’de sadece zekâ yok. Adamın sinir bozucu derecede sakin bir tarafı var. Herkes olayın peşinden koşarken o koltuğuna kurulup bir bakış atıyor ve insanın içinden “Tamam, şimdi ne çevirecek?” demek geliyor.

Simon Baker’ın oyunculuğunda sevdiğim şey de tam burada başlıyor.

Abartmıyor.

Bir bakışıyla anlatabileceği şeyi üç sayfa diyalogla anlatmaya çalışmıyor. Gülümsemesi bile bazen cümleden daha fazla şey söylüyor. Patrick Jane’in acısını, geçmişini, alaycılığını ve kırılganlığını aynı karakterin içinde taşıyabilmesi bence dizinin en büyük şanslarından biri.

Ve galiba bu yüzden The Mentalist benim için “izledim, bitti” denilecek bir dizi olmadı.

Gidip tekrar geldiğim bir yer oldu.

Ama Simon Baker’ı yalnızca Patrick Jane’den ibaret görmek de haksızlık.

The Guardian ile televizyon dünyasında güçlü bir yer edinirken, sinemada L.A. Confidential, The Devil Wears Prada, The Ring Two, Land of the Dead ve Margin Call gibi birbirinden farklı yapımlarda karşımıza çıktı.

Sonra Breath geldi.

Bu kez sadece kamera karşısında değildi; yönetmen koltuğuna da oturdu. Bence bu ayrıntı Simon Baker’a olan hayranlığımı daha da artırıyor. Çünkü bazı oyuncuların kamera önündeki varlığı yeterlidir, bazıları ise kameranın arkasında da anlatacak bir şeyleri olduğunu gösterir.

High Ground ve Limbo gibi yapımlarla da farklı taraflarını görme fırsatı bulduk.

Ama ne izlersem izleyeyim, konu dönüp dolaşıp yine Patrick Jane’e geliyor.

Sanırım benim Simon Baker meselesinin özeti bu.

Adamın başka filmlerini izliyorum, sonra aklım yine The Mentalist’e gidiyor. 😂

Belki de bazı yapımların yeniden izlenmesinin sebebi hikâyeyi merak etmek değildir. Hikâyeyi zaten biliyorsundur. Katili de biliyorsundur, ne olacağını da…

Ama yine de açarsın.

Çünkü bu kez olayın sonucunu değil, o karakterin sana hissettirdiği şeyi izliyorsundur.

Simon Baker’ın bende bıraktığı etki biraz böyle.

Patrick Jane’i yedinci kez izleyip hâlâ sıkılmıyorsam, burada artık diziden biraz daha fazlası var demektir.

Bazı oyuncular ekranda görünür. Bazılarıysa ekrana geldiğinde ortamın havasını değiştirir.

Patrick Jane’e olan hayranlığımı anlata anlata bitiremiyorum ama şimdi burada diğerlerinin hakkını yemeyelim.

Çünkü The Mentalist sadece Simon Baker’ın omuzlarında yürüyen bir dizi değildi. Robin Tunney’nin canlandırdığı Teresa Lisbon, Jane’in karşısında gerektiğinde frene basan, gerektiğinde onunla aynı oyunun içine giren güçlü karakterlerden biriydi. Lisbon ile Jane arasındaki o bitmek bilmeyen çekişme, dizinin en güzel taraflarından biriydi.

Tim Kang’ın Kimball Cho’su ise bambaşka bir yerde. Az konuşup çok şey anlatan, yüzündeki o ciddi ifadeyi neredeyse hiç bozmadan ekibin en sağlam karakterlerinden biri olmayı başardı. Cho’nun sakinliği bile başlı başına bir karakter özelliğiydi.

Owain Yeoman’ın Wayne Rigsby’si ise ekibe başka bir renk katıyordu. Ciddiyetin arasına serpiştirilen o doğal ve zaman zaman sakar halleriyle dizinin havasını yumuşatan isimlerden biriydi.

Amanda Righetti’nin Grace Van Pelt’i de zaman içerisinde yaşadığı değişimle dikkat çeken karakterlerden. Başladığı yerle geldiği nokta arasındaki farkı izlemek, karakter gelişimi açısından ayrıca keyifliydi.

Sonraki sezonlarda ekibe katılan Rockmond Dunbar’ın Dennis Abbott’ı da dizinin dinamiğine farklı bir enerji getirdi. Özellikle Jane’le olan ilişkisi, dizinin son dönemlerine ayrı bir hareket kattı.

Kısacası bu ekipte herkesin yeri ayrı. Lisbon’u, Cho’yu, Rigsby’yi, Van Pelt’i, Abbott’ı ayrı ayrı seviyorum. Her biri dizinin kendi rengini oluşturdu.

Ama…

Ahhh Patrick!

Sen gerçekten başka bir şeysin. 😂

Ve evet…

The Mentalist sekizinci kez izlenir mi?

İzlenir. Hem de hiç düşünmeden. 😏

İzlemeyen varsa şiddetle tavsiye ederim. Şiddetle derken aman yanlış anlaşılma olmasın 🙂