Evrim Alasya’nın adını duyduğumda aklıma tek bir karakter gelmiyor. Çünkü yıllara yayılan kariyerinde birbirinden farklı kadınlara hayat vermiş, her defasında da o karakterin içine başka bir yerden girmeyi başarmış bir oyuncudan söz ediyoruz.
Ihlamurlar Altında, Gönülçelen, Muhteşem Yüzyıl, Benim Adım Gültepe, Güneşin Kızları, Koca Koca Yalanlar, Akrep, Kırmızı Oda ve elbette Kızılcık Şerbeti…
Hepsinde başka bir Evrim Alasya var.
Onu yalnızca televizyon ekranından ibaret görmek de haksızlık olur. Tiyatro sahnesindeki geçmişi, oyunculuğunun neden bu kadar sağlam durduğunu zaten anlatıyor. Sinema tarafında da Mavi Gözlü Dev ve Öyle Bir Geçer Zaman Ki gibi yapımlarla farklı karakterlere dokundu.
Fakat benim için Evrim Alasya’yı özel yapan yalnızca oynadığı yapımların sayısı değil.
Kadın karakterlerine verdiği ağırlık.
Bir sahnede öfkeli, başka bir sahnede kırgın, birkaç dakika sonra dimdik durabilen bir karakteri inandırıcı kılmak kolay değil. O ise duyguyu seyirciye zorla kabul ettirmeye çalışmadan geçiriyor.
Oynadığı karaktere duyduğum ilgiyi kaybetmiyorum. Çünkü karşımda ezberlenmiş bir “güçlü kadın” figürü değil, yanılabilen, öfkelenebilen, sevinebilen, kırılabilen gerçek bir insan görüyorum.
Bence iyi oyunculuğun ölçüsü biraz da burada.
Oyuncuyu değil, karakteri izlediğini unutturmak…
Evrim Alasya bunu yapabiliyor.
Bir de kendine has bir ekran enerjisi var. Ne tamamen geri planda kalıyor ne de bulunduğu sahneyi gereksiz biçimde üzerine çekmeye çalışıyor. Sadece orada durması bile yetiyor.
Ben kendisini izlerken en çok bunu seviyorum.
Üstelik yıllardır mesleğinin içinde olup hâlâ merak uyandırabilmek kolay değil. Evrim Alasya bunu başarmış bir isim ve benim için tam olarak da öyle.
Bazı isimlerde insanın aradığı şey hikâyeden önce oyuncunun kendisidir.




