Ev…
İnsanın sığınak bildiği, huzur bulduğu, dış dünyanın gürültüsünden kaçıp nefes aldığı yer. Ancak ne yazık ki bazı evlerin duvarları, sessizliğin ardında acı dolu çığlıklar saklar. Dışarıdan sıcak bir yuva gibi görünen o dört duvar arasında, kimi zaman en derin yaralar atılır görünmeyen, ama ruhu kanatan yaralar.
Aile içi şiddet, yalnızca bir tokat, bir bağırış ya da bir zorbalık değildir. Bir insanın onurunu, kimliğini, güven duygusunu paramparça eden sistemli bir yıkımdır. Üstelik çoğu kez sevgi, terbiye, namus veya aile meselesi adı altında meşrulaştırılmaya çalışılır. Oysa şiddetin hiçbir bahanesi, hiçbir açıklaması, hiçbir haklı nedeni olamaz.
Bir baba kızına, bir eş eşine, bir kardeş kardeşine el kaldırıyorsa; orada sevgi değil, korku vardır. Orada insanlık değil, egemenlik kurma çabası vardır. Şiddet, sevgiyi değil gücü ispat etme arzusunu besler ve her darbede yalnızca bir beden değil, bir ruh, bir çocukluk, bir güven duygusu daha yok olur.
Toplum olarak bu sessizliği bozmak zorundayız.
“Bu onların özel meselesi” demek, sessizce olan biteni izlemek, aslında şiddetin bir parçası olmaktır. Çünkü şiddet, en çok sessizlikle büyür.
Korkunun, utancın ve suskunluğun içinde yıllarca süren travmalar, bazen bir ömür boyu taşınan izlere dönüşür. Oysa bir “dur” diyen ses, bir “yalnız değilsin” diyen el, bazen bir hayat kurtarabilir.
Her evde huzurun, saygının, sevginin dili konuşulmalı.
Aile olmak; birbirini ezmek, kontrol etmek değil, varlığını korumak ve sevmektir. Gerçek güç, susturmakta değil anlamakta, korumakta, iyileştirmektedir.
Unutmayalım:
Şiddet bir kader değil, bir tercihtir.
Ve her tercih değiştirilebilir.
Bir evin içinde acı değil, sevgi yankılansın diye önce susmayalım.




