Kocaeli’nin Gebze ilçesinde geçtiğimiz günlerde yaşanan bina çökmesi, sadece bir mahallenin değil, tüm ülkenin yüreğine oturdu. Yedi katlı bir apartman, sabahın erken saatlerinde ansızın çöktü. Enkazdan sağ kurtulan yalnızca bir genç kız oldu; ailesinin diğer fertleri hayatını kaybetti. Kaybedilen canların acısı tarif edilemez.
Ancak bu derin acı, hepimize yeniden aynı soruyu sordurdu:
Neden bir bina, içinde insanlar varken sessizce yıkılır?
Uyarılar Duyulmadığında
Basına yansıyan bilgilere göre, yıkılan binanın hemen yanındaki komşular aylar öncesinden bazı değişiklikleri fark etmişti. Zeminde çatlaklar oluşmuş, duvarlarda hafif oynamalar görülmeye başlanmıştı. Metro inşaatı çalışmaları, binaya yalnızca on metre mesafede sürüyordu, komşular endişelenerek durumu CİMER üzerinden yetkililere bildirdi.
İddialara göre, birkaç hafta sonra belediye ekipleri gelip ölçümler yaptı, fotoğraflar çekti ve kayıtları inceledi. Yetkililer “Bir ay sonra tekrar gelip durumu kontrol edeceğiz,” diyerek bölgeden ayrıldı.
Bir ay sonra yapılan yeni ölçümlerde 0.6 milimetrelik bir kayma tespit edildi. Hazırlanan raporda bu durumun “normal sınırlar içinde” olduğu belirtildi ancak bina sakinlerinin daha sonra yaptıkları aramalara rağmen yeni bir dönüş yapılmadı.
Bu sessizlik dört buçuk ay sürdü. Sonra bina çöktü.
Sorumluluk Kimde?
Henüz teknik inceleme ve adli soruşturma tamamlanmadığı için net bir sonuç bulunmuyor.
Ancak yaşananlar, sistemin birçok noktasında aksaklıklar olabileceğini gösteriyor.
Bir yanda metro kazılarını yürüten firmalar, diğer yanda denetimden sorumlu kamu birimleri, öte yanda da yapı sahipleri… Herkesin küçük ya da büyük bir payı olabilir.
Fakat asıl mesele bireylerden çok, işleyişin kendisinde yatıyor.
Uzmanlara göre, Türkiye’de yapı denetim süreçleri hâlâ çoğu zaman yalnızca “kâğıt üzerinde” ilerliyor.
Uyarılar kayda geçiyor, raporlar hazırlanıyor ama takibi yapılmıyor.
Denetim mekanizmaları, bağımsız ve sürekli bir sistem yerine dönemsel kontrollerle sınırlı kalıyor.
Bu da bizi her seferinde aynı noktaya getiriyor: Bir şey yapılmadan önce değil, olduktan sonra harekete geçiyoruz.
700 Kişi, 20 Saat, 5 Can
Yetkililerin açıklamalarına göre olayın ardından yaklaşık 700 kişilik bir ekip, 20 saat boyunca arama kurtarma çalışması yürüttü.
Sadece beş kişi çıkarılabildi dört kişi hayatını kaybetti.
Bu rakamlar, ekiplerin çabasını küçümsemek için değil, sistemin kapasitesini sorgulamak için önemli.
Çünkü bu sadece tek bir bina.
Olası bir İstanbul depreminde, binlerce bina aynı anda yıkıldığında ne olacak?
Bu sorunun yanıtı, hepimizi derinden düşündürmeli.
Çünkü hâlâ afetlerle mücadelede önlemden çok “sonra müdahale” refleksiyle hareket ediyoruz.
Görmezden Gelinen Gerçekler
Hiçbir bina durduk yere çökmez. Betonun kalitesi, zeminin yapısı, su sızıntıları, yeraltı titreşimleri, hepsi birer uyarıdır.
Ancak bu uyarılar zamanında değerlendirilmediğinde sonuç felaket olur.
Gebze’deki olay, sadece bir apartmanın değil; aynı zamanda yapı güvenliği anlayışımızın da çöktüğünü gösterdi.
Bugün bir binada “0.6 milimetre” olarak ölçülen bir kayma, yarın metrelerce yıkıntıya dönüşebiliyor.
Sorun yalnızca betonun zayıflığında değil; denetim süreçlerinin güçsüzlüğünde, sorumluluğun sürekli ertelenmesinde.
Sessiz Çöküşün Ardındaki Ders
Bu olay, sadece bir ailenin değil, bir toplumun güven duygusunun da sarsılışıydı.
Kaybedilen canlar bize, şehirlerin yalnızca binalardan değil, alınmayan önlemlerden de yıkılabileceğini gösterdi.
Her çöküş, aslında daha önce duyulmamış bir uyarının yankısıdır.
Uyanmak İçin Daha Kaç Uyarı Gerekiyor?
Gebze’de yaşanan bu trajedi, “küçük bir kayma” denilerek geçiştirilen bir riskin nasıl büyük bir yıkıma dönüşebileceğini gösterdi.
Göz ardı edilen çatlaklar, ertelenen raporlar, “bir şey olmaz” anlayışı…
Hepsi birleştiğinde bir binayı değil, bir ülkenin güven duygusunu yerle bir ediyor.
Belki de artık yeni bir soru sormanın zamanı geldi
Bir sonraki binanın altında kim kalacak?




