Dünya Kupası’na veda ettik. Hem de öyle dramatik bir senaryoyla ki, insan “biz bu filmi daha önce hangi kanalda izlemiştik?” diye kumandayı arıyor. Daha maçın başında golü yedik, sonra koskoca bir maçı “birazdan atarız” ümidiyle izledik. Birazdan gelmedi. Dakikalar geçti, ortalar açıldı, şutlar denendi, tribünler gerildi, ekran başındakiler yaşlandı ama top bir türlü Paraguay kalesine girmedi.
Futbol bazen çok basit bir oyundur: Gol atacaksın. Biz yine bu basit cümleyi felsefe doktora tezine çevirdik.
Eleştirmek zorundayız çünkü 10 kişi kalmış bir rakibe karşı bu kadar uzun süre oynayıp sonuç alamıyorsan, mesele sadece şanssızlık değildir. Direkten dönen top, kaçan pozisyon, kalecinin iyi günü; bunlar futbolun bahanesi olur ama açıklaması olamaz. Oyunun bir bölümünde baskı kurduk, topa sahip olduk, rakibi yarı sahasına hapsettik fakat baskı başka, üretkenlik başka. Biz bazen futbolu “çok koştuk, çok istedik” diye anlatmayı seviyoruz. Dünya Kupası ise “çok istedin mi?” diye değil, “ne yaptın?” diye soruyor.
Montella da bu vedanın dışında kalamaz. Plan vardı belki ama B planı geç geldi, C planı ise sanki uçakta unutuldu. Bu jenerasyonun kalitesi var; Arda’sı, Kenan’ı, Hakan’ı, Mert’i, Merih’i, Can’ı… İsimlere bakınca insan heyecanlanıyor ama sahada isim değil, organizasyon kazanıyor. Yetenekli çocukların omzuna bütün ülkenin umudunu koyup “hadi bakalım sihir yapın” demek, teknik direktörlük değil, temennidir.
Buradan taş atıp cam kıranlardan da olmayalım. Bu çocuklar kaybetti diye bizim çocuklarımız olmaktan çıkmadılar. Maç sonunda ağlayan futbolcuya “ruhsuz” demek kolaycılıktır. Ruhsuz takım böyle üzülmez. Sorun ruhsuzluk değil sorun, ruhu akılla birleştirememek. Sorun, heyecanı plana çevirememek. Sorun, baskıyı gole, topa sahip olmayı tehdide, jenerasyonu başarıya dönüştürememek.
kırmızı kart bize avantaj getirdi mi? Kâğıt üstünde evet. Sahada hayır çünkü rakip 10 kişi kalınca biz 11 kişi gibi değil, bazen 11 telaş gibi oynadık. Paraguay eksildi, biz acele ettik. Onlar kapandı, biz sıkıştık. Onlar zamanı yönetti, biz zamanı kovaladık.
Yine de bu vedayı bir cenaze törenine çevirmeye gerek yok. Bu takımın potansiyeli var; ama biz yıllardır “gelecek parlak” demekle yetiniyoruz ve artık bir noktada o geleceğin bugüne dönüşmesi gerekiyor. Her turnuvadan sonra aynı “ders çıkaracağız” cümlesi kuruluyorsa, artık defterin sayfalarını değil, öğretmeni değiştirmeyi düşünmek gerekir.
Bu Dünya Kupası bize acı bir not bıraktı: Büyük turnuvalarda iyi niyet yetmiyor. Gözyaşı yetmiyor. Topa sahip olmak yetmiyor. Yıldız adayları yetmiyor. Forma sevgisi yetmiyor. Bunların hepsi değerli ama skor tabelası romantik değildir.
Vedamız erken oldu. Üzüldük, kızdık, söylendik ama yine de bu çocuklara kapıyı kapatmayalım. Eleştirelim, çünkü hak ediyorlar. Destekleyelim çünkü hâlâ bizim çocuklarımız. Sadece artık şu “bizim çocuklar” cümlesinin yanına bir de “bizim planımız” cümlesini ekleyelim.
Çünkü Dünya Kupası sahnesinde sadece yürekle değil, akılla da kalınıyor.




