Eskiden insanlar bir kitabın sayfaları arasında kaybolurdu. Gazetelerin köşe yazıları kesilip saklanır, dergiler defalarca karıştırılır, blog yazıları gece yarısı kahve eşliğinde okunurdu. Kelimelerin bir ağırlığı vardı çünkü insanlar sadece görmek için değil, anlamak için okurdu.
Şimdi ise her şey birkaç saniyelik görüntülerin arasına sıkıştı.
Bir kitabın ilk sayfasına sabır gösteremeyen insanlar, saatlerce anlamsız videolar izleyebiliyor. Bir blog yazısı “uzun” bulunuyor, gazeteler sadece başlıklardan ibaret sanılıyor, dergiler eski moda görülüyor ve artık mesele bilgi değil hız. İnsanlar öğrenmekten çok tüketmeye alıştı.
Bu çağın en büyük kaybı da tam burada başladı.
Çünkü okumak yalnızca harfleri takip etmek değildir. Kitap okurken düşünürsün. Bir köşe yazısında kendinle yüzleşirsin. Bir dergide başka hayatlara dokunursun. Bir blog yazısı bazen içindeki sessizliği ortaya çıkarır. Kelimeler insanın zihninde iz bırakır ama bugün çoğu şey saniyeler içinde gelip geçiyor ve hiçbir şey insanın içinde kalmıyor.
Artık insanlar bilgiye ulaşmıyor, sadece üzerinden kayıyor.
Bir haber okunmadan yorum yapılıyor. Bir yazının sonuna gelmeden fikir sahibi olunuyor. Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten düşünmüyor çünkü düşünmek zaman ister, sabır ister. Bu çağ ise insanlara sürekli daha hızlı olmayı öğretiyor.
En korkutucu olan ne biliyor musunuz?
İnsanlar artık kendi zihniyle baş başa kalamıyor.
Bir ekran olmadan oturamıyor.
Kitap sabır ister.
Gazete dikkat ister.
Dergi merak ister.
Blog ise gerçekten okumayı isteyen bir zihin ister.
Ama bugün çoğu insan sadece kaydırıyor. Sürekli yeni bir görüntü, yeni bir ses, yeni bir dikkat dağıtıcısı arıyor ve fark etmeden iç dünyasını boşaltıyor.
Belki de bu yüzden artık hiçbir şey kimsenin içine işlemiyor.
Bir çocuğun acısı birkaç saat sonra unutuluyor.
Bir haber bir sonraki videonun altında kayboluyor.
İnsanlar üzülmüyor, sadece kısa süreli tepki veriyor.
Derinleşmeyen zihinler, hiçbir şeye uzun süre tutunamıyor.
Bir toplum kitaplardan, bloglardan, gazetelerden ve dergilerden uzaklaştığında sadece okuma alışkanlığını kaybetmez; düşünmeyi, anlamayı ve hissetmeyi de kaybetmeye başlar.
Ve galiba çağın en büyük sessizliği şu:
Herkesin elinde ekran var ama kimsenin zihninde gerçekten kalan bir cümle yok.
Bir de artık en baştan kaybedilen bir gerçek var:
Daha okula yeni başlayan çocukların bile eline önce kitap değil ekran veriliyor. Sessizce bir hikâye okumayı öğrenmeden, saatlerce video izlemeye alışıyorlar. Hayal kurmaları gereken yaşta hazır görüntülerle büyüyorlar. Bu yüzden birçok çocuk için okumak bir keşif değil, sıkıcı bir zorunluluk gibi görülmeye başlanıyor.
Çünkü okuma alışkanlığı sonradan mucize gibi ortaya çıkmaz. Çocuğun ruhuna küçük yaşta işlenir. Bir kitabın sayfasını çevirmeyi seven çocuk, büyüdüğünde düşünmeyi de sever ama sürekli hızlı içeriklerle büyüyen bir zihin, durup anlamaya sabır gösteremiyor.
Bugün çocuklar kelimelerle değil, kaydırılan ekranlarla büyüyor.
Ve belki de geleceğin en büyük tehlikesi tam olarak burada başlıyor:
Düşünmeden tüketen, sorgulamadan inanan, birkaç saniyelik görüntülerle yaşayan nesiller yetişiyor.




